İnsanoğlunun mekân ve zaman kavramlarıyla ilişkisi, bu kavramlara bakışı ve algılayışı, farkında olsun ya da olmasın, O’nun gerçek dünya görüşünün oluşmasının iki farklı kategorik temelidir. Her ne kadar günümüzün sığ anlayışında “ dünya görüşü” kavramı ideolojik ya da siyasi bir nitelik olarak algılansa da bunlardan bağımsız olup bu ideolojik ya da siyasal görüşü biçimlendiren veya temellendiren esas olgu zaman ve mekân algısıdır.
Çünkü insanı yaradılışı itibariyle diğer varlıklardan ayıran ve farklı kılan, daha doğru bir ifadeyle sınırlayan ve O’na sınırlı ve eksik bir güce sahip varlık (İslami terminolojide kul) olduğunu sürekli olarak hatırlatan iki temel olgu zaman ve mekândır. İnsan bu iki kayıtla, bağla sınırlandırılmıştır.
Gerçekten de, zaman itibarı ile sınır (belirli bir süre yaşaması) veya mekân bağlamında – gelişmiş ulaşım araçları kullansa dahi – sınırlı bir alanda bulunmak zorunda olması, insanı kendisi hakkında düşünmeye ve bu düşünme sürecinde elde ettiği sonuçlarla kendisini tanımaya ve bir dünya görüşü oluşturmaya doğru ilerleyen bir düşünce sürecini başlatmaktadır.
“Dünya görüşü” bir paradigma olarak aslında, insan-insan, insan- çevre, insan mekan, insan-zaman gibi dünyayı ve olguları algılama biçimi olarak tanımlanır. Oysa çoğu zaman insanın, kendisini tanımladığı, ideolojik ve siyasi nitelikli( sözde )dünya görüşü ile düşünce, algı ve davranış olarak çeliştiği bir vakıadır.
O zaman temelde insanın kendisini dünya görüşü bağlamında tanımlamasının, her hangi bir çelişik duruma düşmeden çoğu zaman doğru kabul edilmesinin de sakıncaları kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Bazen kendisini maddeci olarak tanımlayan birisinin oldukça idealist, bazen de maneviyatçı olduğunu iddia eden kişilerin oldukça materyalist düşündüğünü ve davrandığını görmekteyiz. İşte bu çelişkinin temelinde, daha önce de ifade edildiği gibi dünya görüşü kavramının herhangi bir siyasi parti veya ideolojiyi tercih etmiş olmanın çok ötesinde bazı değişkenlerin esas belirleyiciler olarak dünya görüşünü oluşturduğu gerçeği yatmaktadır.
Burada asıl inceleme konumuz ise, insanın mekânla ( evi, mahallesi, sokağı, yaşadığı şehir ve ülkesi, kâinata bu perspektiften bakışı ve onu algılaması ) ilişkisidir. Türk kültüründe mahalle, sokak ve evin farklı bir misyonu ve fonksiyonu vardır.
Çoğu zaman edebi eserlere konu olan bu fonksiyonların sosyolojik açıdan değerlendirilmesinin bizi götüreceği ilk sonuçlardan birisi, Türk kültüründe birlik ve dayanışmanın temelinde ortak mekânların paylaşılmasının diğer kültürlerden daha fazla bir önem kazanarak müşterek bağ sayılmasıdır.
Gerçekten de toplumsal hayatta aynı mahalleden, sokaktan, köyden, ilçe veya ilden ve en son nokta da aynı vatandan olmanın önemli bir toplumsal ve psikolojik müşterek sayıldığı ülkemiz özelin oldukça önemli bir tespittir. Toplumsal ilişkilerde önemli bir tanışma ve tanıma formu olarak mekâna aidiyet geleneksel bir tavır olmakla beraber hala varlığını sürdürmektedir.
İlk tanıştığımız kişilere, adından hemen sonra, nereli olduğunu sormak ve karşıdaki insanın bilinmezliğinin verdiği tedirginliği ortadan kaldırmak için nereli ise o yere ait daha önce oluşturduğumuz ön kabullerden hareketle coğrafi, kültürel ve sosyal verilerle bir sonuca varmak, toplumumuzda oldukça önemli bir tanışma şekli ve sürecidir. Modern öncesi döneme ait olan bu algı biçiminin geleneksel toplumlarda varlığını sürdürdüğü de bir gerçektir.
Bu sebeple yaşanılan mekân olarak mahalle ve sokak, geleneksel toplumsal yapıda öncelikli olarak dışarıya ( şehrin diğer mahallelerine ) karşı dayanışmayı ve kimliğin bir parçası olma görevini ifa eden bir yapıya sahipti. Mahalle ya da sokak, iç ilişkilerde terbiye edici, bireyler arası ilişkileri tanzim eden, koruyan ve devam ettiren bir misyon ifa ediyordu.
Ancak modern zamanlarda toplumsal hayatın değişimine paralel olarak mahalle ve sokağın artık eskisi gibi bahsedilen bu misyonları olmadığını sadece mekanik bir ortaklaşa yaşam alanı dışında başka tür ilişki ve düzene imkân tanımadığı rahatlıkla söylenebilir.
Bu gün “ mahallenin namusu” ilgilileri dışında kimseyi ilgilendirmemektedir. Mahallede yaşayan fakir veya kimsesizler resmi kurumların insafına terk edilmiş ve mahallenin köpekleri dahi yabacı muamelesi görmeye başlamıştır.
Mahalle veya sokağın düzeni, imar planlamacıları ve yeşil alan tasarımcıları tarafından mahallenin yapısına uysun ya da uymasın tek tip olarak bilimsel (!) raporlarca belirlenmektedir. Çoğu insan adres belirleme dışında sokağının adını dahi bilmeyecek durumdadır.
Özetle bugünün dünyasında mahalle ve sokak burada yaşayan insanlara yabancılaştırılmış ve eski sıcaklığını ve koruyuculuğunu yitirmiştir. Mahallelerin ve sokağın bahsettiğimiz bu yönleri artık pek az yerde hayatiyetini sürdürmekte ve sadece edebi eserlere konu olabilecek şekilde hayatın dışına itilmektedir.
Ev ise insanın yaşadığı mekânlar içinde en küçüğü olmakla beraber en önemli ve sürekli bir mekân olmakla insan hayatını her yönüyle kapsayan ve kuşatan bir niteliğe sahiptir.
Kültürel geleneğimizde olduğu gibi evrensel olarak da önemli bir konuma sahip olan ev inşa edildiği zeminden başlayarak iç dekorasyonuna kadar pek çok açıdan dikkatle ele alınması gereken bir konudur.
Ancak öncelikle söylenebilecek olan ise evin insanı yabacılaştırmayan ve fonksiyonel olması gereken bir içerikte olmasıdır. Popülerleşmenin her şeyi tek tipleştiren eğilimi evlerimizin de mimari ve iç dekorasyon bakımdan geleneksel özelliklerini yitirmesine sebep olmuştur. Bir evde aranacak en önemli iki özellik olan mimari ve evlerimizin iç dekorasyonu birebir algılama ve tasavvurla ilgili, bir başka ifadeyle yukarıda tanımını yapmaya çalıştığımız dünya görüşüyle bağlantılıdır.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de mimarinin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Son dönemde inşa edilen binaları estetikten yoksun oluşu, en ciddi yapıların dahi sıradan ve hiçbir estetik kaygı gözetilmeden sadece barınmak içgüdüsünün tatminine yönelik olmaktadır. Bu durum ise medeni olmayan bir yaklaşım olmakla sadece asgari ihtiyaçların karşılanmasına yöneliktir.
İnsanın adil tasarrufuna verilen dünyanın tabii güveliklerinin dışında kendi çabası ve filleriyle de kâinatı güzelleştirmesi insani ve manevi bir görevdir. Genellikle tabii güzelliklerin dışında başkaca bir güzellik anlayışına yer vermeyen tasavvurumuz bize kısır bir yaklaşım imkânı sağlamakta ve insanın çevresine katkısını sınırlandırmaktadır. Oysa insan yapıp ettikleriyle, çevresini güzelleştirmekle de mükelleftir.
Öyle ki bu husus bir Hadis-i Şerif’te de “ İnsanın dünyadaki esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir.” şeklinde vurgulanmış bulunmaktadır. Bu sebeple mimarinin önemi insanın çevresinin güzelliği ve özellikle de psikolojik sıhhati bakımından kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Mimarinin, insanın kâinat telakkisi ile doğrudan bağlantısını önemli mimarlarımızdan olup yakın zamanda kaybettiğimiz Mimar Turgut Cansever ‘in “ İslam’da Şehir ve Mimari “ adlı eseri oldukça güzel bir şekilde anlatmıştır. Bu kitapta mimarinin “ farklı varlık düzeylerinde ortaya çıkan problemleri değerlendirmek tercihlere dayalı kararları almak ve mümkün seçenekleri ayıklamak suretiyle geliştirilen bir insan ürünü olması hasebiyle estetiğin ve teknolojinin alanında yer almaz. O, ahlak ve din alanın bir ürünüdür.” (S.17) tespitini yapmaktadır.
Ülkemizde acilen mimarinin yeniden teşekkülü konusunda ciddi tedbirler alınmalı ve kültürümüze yakışan bir anlayışla bina yapımı sağlanmalıdır. Bu amaçla öncelikli tedbirler içinde müteahhitlik hizmetlerinin yapılmasında hiçbir vasıf taşımayan insanların bu işlere girmesi yasaklanmalı ve asgari şart olarak da mimarlık eğitimi almamış kişilerin Türkiye ‘de inşaat sektöründe söz sahibi olmaları engellenmelidir.
Konumuzun bir başka yönü ise önce de belirtildiği gibi evlerimizin iç düzeni ve ev eşyaları ile olan münasebetlerimizin tayinidir. Mimaride olduğu gibi evlerimizin içinin de Ülkemiz açısından eşya fetişizmi ile dolu taştığını söylemek gerekmektedir. Evlerin iç düzenin ve özellikle de ev eşyaların tanzimi konusunda insani ve asude bir geleneğimizin olmadığını söylemek acı ama doğru bir tespittir. Evlerimizin düzeninde hâkim olan mantık “ teşhir “ mantığıdır. Rüküş ve sonradan görme yaklaşımlarla evler bir eşya deposuna döndürülmüş, kullanılabilir esas alan bu eşyaların işgaline uğramış ve insana huzur vermesi gereken evler boğucu ve sıkıcı bir ortama dönüşmüştür.
Oysa evlerde bulundurulan eşyaların tamamının fonksiyonel ve uyumlu olması gerekmektedir. Bu yüzden Ülkemizde ev kültürünün çok sağlıklı olduğu söylenemez. Evlerde öncelikle bir misafir odası ayrılır ve burası güya misafir için döşenir. Bu kararla birlikte evin toplam kullanım alnında peşin olarak bir düşüş yaşanır. Artık bu bölge “ askeri yasak bölge” hükmünde olduğundan, misafir dâhil hiç kimsenin kullanımına açık değildir. Evlerimizde en önemli eksikliklerden biri de çalışma odası veya benzeri bir oda kavramının olmayışıdır. Hiç gelip gitmeyen muhayyel misafire tahsis edilen odaya karşı, bir çalışma odası ve kitap odası bulmak zordur. Bulunsa dahi hane halkı ile yapılan çok uzun müzakerelerden sonra elde edilmiş arızi bir mekândan ibarettir.
Eşya fetişizmi öylesine bir hal almıştır ki, evin asıl gayesi olan rahatlık ikinci plana atılarak – rahatsız olma pahasına – devasa boyutlarda ve kullanımı da oldukça zor eşyaların istilasına uğramıştır. Bu ise hayatın her alanında olduğu gibi yabancılaşmanın bir başka boyutudur. Yabancılaşmış bir toplumunda sağlıklı düşünmesi yaşaması ( bu durum dünya görüşünün tahrip olmasıdır ) mümkün değildir.
Sonuç olarak, mahalle ve sokağın geleneksel yapılarının artık kalmadığını ve bu yönüyle de buna bağlı fonksiyonlarını icra edemedikleri gibi zaman içinde daha fazla bu niteliklerini kaybederek sadece idari birimler niteliğine bürüneceklerini ifade etmek gerekir. Hayatımızın önemli bir bölümünü geçirdiğimiz evlerimiz için ise olumlu şeyler söyleminin imkânının olmadığını sıradan bir gözlem yapan herkesin anlaması zor değildir. Evlerimiz insanın fıtratını baskı altına alan ve ilgili ilgisiz pek çok nesnenin istilası altında sadece teşhir mekânları olma vasfı ağır basan sadelikten uzak bir anlayışla varlığını sürdürmektedir. 31.01.2010